Latest on twitter:
Havaalanlarında/süpermarketlerde unutulan/kaybolan, hiperaktif/siberaktif çocuk |
E-mail me
Mobile blog
Nâmüsait Apokaliptik Yayla
| in Twitter | in Friendfeed
Elke Schmitter kimdir
Geçerken gördüm…
Kara kedi uğursuzluk getirir mi? (= Bakalım blogun başına neler gelecek bu fotoğraftan sonra…
the black spot (via sashomasho)
J. D. Salinger… Ölmüş. (27 Ocak 2010)
Güncel bir notum yok düne ve güne dair. Sadece yazmak istedim, o kadar. Clive Owen izleyesim var bugün. Şu yağmurlu İstanbul gününe bir “Closer” yakışır sanki. Belki üstüne bir SinCity bile olur.
Kötü bir sıcak şarap içtim bugün. Canım o kadar da istemişti oysa ki.
Bu aralar şaraptan gidiyorum… Cuma günü iş arkadaşım bir İspanyol içkisi hazırladı şirket Happy Hour’unda. Öyle İspanyol içkisi dediğime bakıp da zor bir şey olduğunu zannetmeyin. Tarifi çok basit.
Malzemeler
- Buz gibi bir kola
- Herhangi bir kırmızı şarap
- Bol buz
İçine kola katıldığı için şarabın ne olduğu çok mühim değil. Bol buzlu büyük bir bardağa (Mojito bardağı mesela) şarap ile kolayı koyuyorsunuz ve kızgın kumlardan serin sulara atlıyorsunuz.
Bu kola-şarap-buz karışımına Calimocho, İspanya’da içkileri alıp sokakta içmeye de Botellón (“botacina” diye de geçiyor kimi yerlerde) deniyormuş. Dolayısıyla basit karışımlar veya kolay içilebilecek içkiler olurmuş yanlarında. Bu da onlardan biri.
Tinto de verano olarak bilinen ise beyaz şarap, gazoz ve limon dilimleri ile yapılan bir içki. Tabii ki yine bol buz ile…
Özetle “Calimocho” ve “Tinto de verano”, sıcak şarap, Punch ve Sangria’dan sonra gelen favori şarap kokteyli deneyimim oldu. Calimocho, kırmızı şarabı sadece kışın içebileceğime dair yargımı yıktı. Tinto de verano’ya da “yaz şarabı” denirmiş bu arada İspanya’da.
Sanırım artık yaz gelsin istiyorum. Tamam, kış çocuğuyuz ancak kar, kış, kıyamet de bir yere kadar. Kalın botlardan sıkıldım. Babet neyim giyip, onlarla bile sıcaklamak, biraz bronzlaşıp, azıcık yozlaşmak temennisindeyim…
Öyle işte…
Fotoğraf: Wikipedia
Sevgili günlük,
Seni bu aralar çok boşladığımın farkındayım. İnan önemsemediğimden değil. Hatta anlatacağım bir sürü şey var ancak nedense bir türlü elim gitmiyor sana.
Biriktiriyorum. Geri döneceğim…
İmza: Sadık dostun Rin Tin Tin…
(via qomaspeakup)
"
Seni çok kereler servis köşelerinde, çantamın derinliklerinde ve daha pek çok yerde unuttum… Kimi zaman umutsuzca aradım, kimi zaman kayıp eşyalar şehrinde bıraktım fakat yine de her seferinde geri döndün avuçlarıma. Ancak bu son seferki gelişin nedeniyle gözyaşlarıma engel olamıyorum.
Seni en son evden çıkarken montumun cebinde görmüştüm. Taksiden indiğimde eşini görememiş, artık bunun son ayrılık olduğunu düşünüp bir daha geri dönmeyeceğine kanaat getirmiştim ki, gecenin saat 11:30’unda çıktın yine karşıma. Orada, apartman girişindeki kaldırımda ıslanmış ve buz kesmiş halde yatıyordun. Önce emin olamadım sen olduğuna… Göz ucuyla baktım. Evet, sendin!
Yahu, sen nasıl bir eldivensin? Tamam. Artık güvendesin. Bir daha bırakmayacağım seni!
""Evet, daha yazmadım 2010 yazısını. “Daha” dediğime bakmayın, yazıp yazmayacağım belli değil. 6 Ocak oldu, hâlâ içime yeni yıla dair yazma hevesi gelmedi. Yılbaşı ertesi dedikoduları, üç günlük tatil macerası? Hımmmm. Yok. Önüme, arkama, sağıma, soluma baktım da şimdi… Gitmiş. Başka bahara inşallah."
"Hangi psikolojide olduğun mühim değil. Neko Case çalınca duruyor zaman ve çıkıyorsun kendinden. Öyle tutkunu falan da değilim oysaki bu kadının, ama neden bilmem, sakinleştiriyor… Erken bir saatte uyandığında, kızarmış ekmek kokulu sabahlara da yakışıyor üstelik."
Ok? Don’t!
icanread (by fullcrimson)
Burun?
Squishie (via denicatt)
Dilini içeri soktuğunda da çok hoş bir kız olduğunu tahmin ediyorum. (=
(via thingsgohazy)
(via thingsgohazy)
(via thingsgohazy)
Kasım doğumluyum. Yağmuru bu kadar sevmem buradan geliyor, ancak yağmurun benim için anlamı sadece bu değil.
Susuzluktan kırılan İstanbul
İstanbul’da doğup büyüdüğüm için 1980’lerin ortalarında yaşanan büyük su sıkıntısının tam içinde yaşamış çocuklardan biriyim aynı zamanda.
Yaşanan susuzluk günlük hayatı öylesine etkilemişti ki o zamanlar, hayatımızı suyun gelişine göre düzenliyorduk. Bu küçük aklımda ne kadar yer etmiş olacak ki, hâlâ anımsıyorum o günleri.
Akşamın belli bir saatinde günlük ihtiyaçları karşılamak için birkaç saatliğine verilen su nedeniyle bayram olan saatler hiç unutulur mu?
Herkesin işten dönüşü ve yemek sonrasındaki su dağıtım saatinde tüm evlerde bir koşturmaca başlardı.
Ev kadınları birikmiş çamaşırlarına ve bulaşıklarına koşardı önce. Ev ahalisinin her ferdi bu telaşa katılır; bidonlara, kovalara ve hatta küçük maşrapalara kadar su istiflenirdi bir yerlere.
Biz şanslı ailelerdendik, çünkü apartman olarak tek katlı ev büyüklüğünde bir depomuz vardı. ISKI su vermeyince tankerle su alıyorduk ve bu sayede her gün su dağıtımı yapılabiliyordu. Ancak bazı apartmanlara ve semtlere neredeyse bir haftaya yakın su gelmediğini duyar, üzülürdük.
Koca kışın büyük kısmını böyle geçirmiştik. Hangi yıldı, anımsamıyorum. İlk okula başlamış olmam gerek, zira pazar günleri ne kadar az su kalmış olursa olsun aile fertleri banyomu hazır ederdi.
Küçük pembe bornozumla Bizimkiler ve Mavi Ay dizilerini izlemek için anne koltuğunun ayaklarının dibine uzanır, sürekli anjin olduğumdan hasta olmamı önlemek için ekstradan yakılmış ısıtıcının yanında saçlarımı kurutması için annemi beklerdim. Tabii anlatacağım bu değil aslında.
Yaşasın, barajlar doluyor
Yağmuru severim. Sevmekle de kalmam. Su hayattır meselesine girmeyeceğim, korkmayın. Komik olan şey şu: Küçükken öyle korkardım ki tekrar susuzluk yaşayacağız diye, her yağmur yağdığında bayram ederdim, “Yaşasın! Barajlar doluyor.” diye. Tabii o yaşlarda dünyam çok küçüktü.
Dünyayı atlaslardan görüyor, mesafelerin ayrımına varamıyordum gerçek manasıyla. Bu nedenle bizim semte yağmur yağdığında her yere yağdığını zannederdim. E yağıyorsa, tee oradaki barajlar da doluyor demektir ama değil mi?
Gel zaman git zaman büyüdüm, kimi zaman İstanbul’un iki farklı yakasında bile aynı mevsimin yaşanmadığı günler olduğunu öğrendim.
Avrupa yakasında günlük güneşlik bir sabaha uyandığımda, Anadolu yakasını sel götürebiliyordu. Haliyle “barajlar doluyor” sevincim de kursağımda kaldı.
Su damlatan musluklar
Yine de hâlâ yağmur yağdığında gülümser, açık bırakılan musluklara üzülür, dişimi fırçalarken suyu mutlaka kapatırım.
Su damlatan, tam kapanmayan bozuk muslukları sevmem. Üzülmem için o su faturasını illaki benim ödememe gerek yok.
Kazıklandığım bir restoranda, yeterli maaş almadığımı düşündüğüm şirkette bile olsa kapatırım açık unutulmuş muslukları ve elektiriği. Çünkü orada israf edilen sadece para değildir.
Anne, su getirdim!
Özetle; Kasım doğumlu, susuz İstanbul günlerini dibine kadar yaşamış; karlı bir gün bakkaldan istediği kolilere kar doldurup, o kolileri güç bela oturduğu beşinci kata çıkarıp annesine “anne bak, su getirdim” diyen bir çocuğum ben. Bu nedenle yağmuru severim, zira karları kolilere doldurup en üst kata taşıması gerçekten çok zor oluyor.
Photo: The 19th of November, 2009 (via Takahiro Yamamoto)
Apandisit, yağmur, fıstık yeşili şemsiye, Ara Cafe, Hayal Bistro, Miller, taksi ve herkes kendi evine… from Twitter